BATI TRAKYA’DAKİ TÜRK AZINLIK:LOZAN ANLAŞMASINDAN BUGÜNE SÜREGELEN TÜRK AZINLIK HAKLARI TANINMALARI MÜCADELESİ

Prof. Dr. Beyhan Asma

Prof. Dr. Beyhan Asma

Batı Trakya`daki Türk azınlık üyeleri için temel bir zorluk ,hâlâ Yunan hükümeti tarafından etnik bir azınlık olarak tanınmamasıdır. Bu mesele, 1970`lerde özellikle belirginleşmiştir, çünkü yetkililer, okulların ve toplum örgütlerinin adlarında ‘‘Türk`` sözcüğünün kullanımını konusunda giderek daha sıkı önlemler almaya başlamıştır ki bu durum azınlığın, örgütlenme özgürlüğünü baltalamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk başvuru sahiplerinin bir dizi yasal temyiz başvurusunu Yunanistan aleyhine kararla sonuçlandırmasına ve Yunanistan`ı AB insan haklarını yasasını ihlal ettiğine hükmetmesine rağmen, bu sorunlar henüz çözülmemiştir. Gümülcine ve İskeçe`ye yapılan saha ziyareti sırasında görüşülen tüm topluluk üyeleri, kendilerini etnik Türk olarak tanımladıklarını ve Batı Trakya`da kolektif şekilde Türk etnik azınlık olarak kabul edilme isteklerini ifade etmişlerdir. Lakin, Yunan hükümeti, etnik azınlık gruplarının kimliklerinin resmi olarak tanınarak saygı gösterilmesi konusunda uluslararası insan hakları izleme organlarının tavsiyelerine rağmen, etnik azınlıkların tanınmaması politikasını sürdürmektedir. Bununla birlikte, Yunan hükümeti ‘azınlığa ait olduğunu iddia eden kişilerin haklarının korunması ile ilgili bu tür tavsiyelerin bir azınlık grubunun varlığını belirleyemeyeceğini veya devletlere, bir grubun azınlık olarak resmen tanıma zorunluluğu getiremeyeceğini` iddia etmektedir. Aksine, Batı Trakyalı Türkler , toplumun etnik yapısının tanınmasına yönelik resmi politikanın tutarlı olmadığını ve yüz yıllar içinde önemli ölçüde hak ve özgürlüklerinin olmadığın, kendileriyle ilgili olan yasaların olumsuz yönde değiştiğini kendilerine çifte standart davranıldığını belirtmişlerdir. Yunan makamları, azınlığı resmi olarak “MÜSLÜMAN” olarak tanımakta ısrar etmektedir.1988`de Yunanistan Yargıtay`ı, isimlerinde “TÜRKÇE” kelimesi bulunan birkaç azınlık derneğinin kapatılmasını hükmetmiştir. Sonuç olarak, İskeçe Türk Birliği, Gümülcine Türk Gençlik Birliği ve Batı Trakya Türk Öğretmenleri Birliği dahil olmak üzere, uzun zamandır var olan Türk azınlık dernekleri tasfiye edilmiştir. Türk etnik kimliklerinin reddedilmesini protesto etmek için yaklaşık 10.000 azınlık üyesi Gümülcine ve diğer şehirlerde sokaklara dökülmüş ve polis bu kişilere karşı zor kullanmıştır. 1990`da protestoların yıldönümünde, tanınma konusundaki anlaşmazlıklar Gümülcine`deki yerel Türk ve Yunan toplulukları arasında bile şiddete neden olmuştur.1990`ların başından itibaren, Yunan hükümeti, Türk etnik kökeninin bölgede tanınmasını baltalama stratejisinin bir parçası olarak Batı Trakya`daki Müslüman azınlığının, üç kurucu gruptan Türk kökenliler, Pomak ve Romanlardan oluştuğunu vurgulamaya başlamıştır. Batı Trakya`daki Türk azınlık aynı zamanda, devlet tarafından topluluk üyelerine danışmaksızın üst düzey Müslüman din adamlarının atanması da dahil olmak üzere hükümetin, üsteleyici zorlayıcı bir şekilde dini işlerine müdahalesine maruz kalmıştır. Bu, biri Türk azınlık mensupları tarafından, diğeri hükümet tarafından seçilen topluluk içinde bölünme yaratan iki paralel dini hiyerarşinin gelişmesine yol açmıştır. Diğer zorluklar ise, dini hayır vakıflarının ve diğer varlıkların aşırı düzenlenmesi, vergilendirilmesi ve azınlık toplumunun kimliklerini koruyabilme yeteneklerinin baltalanmasıdır. Batı Trakya`daki azınlığın dini hakları da dahil olmak üzere azınlığa özgü haklar, bir yandan Yunanistan ve diğer yandan Osmanlı İmparatorluğu/Türkiye arasında yapılan birkaç uluslararası barış antlaşması ile yüz yıldan uzun süredir özel olarak garanti altına alınmıştır. Yunanistan`ın Atina Antlaşması`ndan gelen uluslararası yükümlülükleri doğrultusunda 2345/1920 sayılı Kanun, dini görevlerine ek olarak, Müftülere, Müslümanlar arasında aile ve miras ihtilaflarına ilişkin İslami hukuk ölçüsünde bu anlaşmazlıkların yönetilmesine ilişkin yargı işlevini de yerine getirme yetkinliği getirmiştir. Bunlar arasında özellikle evlilik, boşanma, nafaka ödemeleri, vesayet, vasilik, küçüklerin ehliyeti, İslami irade ve vasiyetsiz mirasa mirasçı olma sayılabilir. Ayrıca, yasalar Müftü seçimi için yasal bir prosedürle de belirlemiştir: müftüler ulusal seçimlerde oy kullanma hakkı olan ve Müftülerin hizmet edeceği illerde ikamet eden Müslümanlar tarafından doğrudan seçileceklerdir. Seçimler devlet tarafından örgütlenecektir ve medrese mezunları aday olabilir. Ancak, bu yasal kararname asla yayınlanmamıştır. Yunan makamları, Müftülerin, Müslümanlar arasındaki aile ve miras ihtilafları hakkında karar verme yeterliliğine sahip olduklarından, devlet tarafından atanmaları gerektiğini savunmaktadır. Bütün hakimlerin, Yunanistan`da devlet tarafından atandığını, bu nedenle de Müftülere sivil ve idari konularda bazı adli yetkiler verilirse, onların da benzer şekilde atanmaları gerektiğini savunmaktadır. Buna karşılık, toplum temsilcileri, ulusal kimliğin Rum Ortodoks diniyle sıkı sıkıya iç içe geçtiği, bir yerde 1920/1991 sayılı Kanunun temel olarak devlete, Müslüman azınlığa danışmadan Müftü atama gücünü verdiğini belirmektedir. Bu, azınlığın Lozan Antlaşması kapsamında güvence altına alınan özerkliğini tehlikeye atmaktadır. Bundan başka, Katolikler, Yahudiler ve diğer “bilinen” dinler dini liderlerini seçme hakkına sahiptir, bu nedenle Yunan hükümeti neredeyse 30 yıldır aynı haklardan mahrum bırakarak onlara karşı ayrımcı bir politika uygulamaktadır. Aynı zamanda, Müftüler, bazı Müslüman aile ve miras meseleleri ile ilgili olarak karar verme yetkisine sahipken, 4511/2018 sayılı Kanun uyarınca dini yargı yetkisinin isteğe bağlı olduğunu vurgulamaktadırlar: sonuç olarak, azınlık üyelerinin tüm yasal işlerinin medeni kanunla artık düzenlenmiş olduğu kabul edilmekte olup Müftünün yargı yetkisi yalnızca iki taraf da Müftüye başvurmayı kabul ettiğinde tesis edilebilecektir. Dahası, Müftüler tarafından verilen herhangi bir karar ancak Yunan mahkemeleri tarafından onaylandıktan sonra yasal olarak bağlayıcıdır. 1920/1991 sayılı Kanunun 5(3) maddesi, mahkemelerin, cinsiyet eşitliği hükümleri de dahil olmak üzere, Yunan Anayasasına aykırı olan Müftülük kararlarını uygulamamasını öngörmektedir. Ayrıca, Yunanistan`da Müftü seçim sürecinin, İslam`ın egemen din olduğu ülkelerde atanan müftülerle karşılaştırılması, Yunanistan`daki Müftü seçiminin Lozan Anlaşmasınca oluşturulan azınlık koruma rejimi tarafından yönetilmesi gerektiği gerçeğini görmezden gelmektedir. Lozan Antlaşması, Batı Trakya`daki azınlığın, her türlü hak ve özgürlüklerinin dini inanç hakkını güvence altına almaktadır. Uluslararası insan ve azınlık haklarının devletlerin altına düşmemesi gereken asgari koruma standartlarını belirlediğine dikkat edilmelidir. İnsan hakları bir tabandır, bir tavan değil ve devlet koruması asgari insan hakları standartlarının ötesine geçtiğinde, istisnai durumlar dışında, halihazırda var olan tüm hakları ortadan kaldırma veya geri almanın ayrımcılık olduğunu vurgulamak önemlidir.