Bankkart Okula Dönüş Kampanyası

İRANDA YAŞAYAN TÜRKLERİ’İN ROLÜ İRAN’IN GELECEĞİNİ ETKİLER Mİ?

Prof. Dr. Beyhan Asma

Prof. Dr. Beyhan Asma

İran ve Türk kelimeleri yan yana geldiğinde sıkça İran-Turan ikilemesi kullanılır. Turan adı verilen coğrafya Türklerin ve Türklerle akraba diğer kavimlerin üzerinde yaşamış oldukları, İran ve Çin arasında kalan ve hatta Horasan'ı içerisine alan kısımdır. İran ise Aryen kavimlerinin üzerinde yaşamış olduğu ve Turan ile Mezopotamya arasında kalan toprakların adıdır. Çoğu zaman İran'dan kastedilen Farslar ve Turan'dan kastedilen de Türkler olduğu düşünülür. İranlılar doğularında yaşayan kavimleri Turan olarak adlandırmışlar ve Ceyhun Nehri'nin kuzeyinde yaşayan bütün kavimleri bu isimle adlandırmışlardır. Bundan dolayı İran ve Turan arasındaki doğal sınır Ceyhun Nehri'dir. Türkiye Cumhuriyeti`nin kuruluş yıllarına denk gelen dönemde İran coğrafyasında, tarihsel süreklilik açısından Türk kökenli hanedanların doğal ve meşru yönetsel etkisi hâlen belirgindir. İran tarihine uzun verimli bir perspektiften bakıldığında, yaklaşık bin yılı aşkın bir süre boyunca Türk kökenli siyasal yapıların bu coğrafyada iktidar ve devlet kurma pratiğini sürdürdüğü görülmektedir. Buna karşılık, Yunan ve Arap egemenlikleri görece daha kısa dönemlerle sınırlı kalmış ve İran`ın kurumsal devlet geleneğini uzun vadede belirleyici ölçüde şekillendirmemiştir. Bu bağlamda, İran`da siyasal meşruiyet tartışmalarını 2500 yıl öncesindeki Ahameniş ya da Sasani dönemlerine indirgemek, günümüzün toplumsal ve siyasal sorunlarını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. İran`ın tarihsel sürekliliği içinde Türk yönetim geleneği, çok-etnikli yapının idaresi, merkezi otorite ile yerel unsurlar arasında denge kurulması ve göreli adalet mekanizmalarının işletilmesi açısından belirleyici bir rol oynamıştır. Gazneliler, Büyük Selçuklular, İlhanlılar, Karakoyunlular ve Akkoyunlular , Safeviler, Afşarlar, Kaçarlar, Harezmşahlar gibi bu Türk siyasal yapılar döneminde İran, yalnızca askerî güç açısından değil; idari organizasyon, vergi sistemi, şehirleşme, kültürel üretim ve bölgesel ticaret ağları bakımından da güçlü bir merkez konumuna ulaşmıştır. Bu durum, Türk yönetim pratiğinin İran`da geçici bir hâkimiyet değil, kurumsallaşmış bir devlet geleneği yarattığını göstermektedir. 20. yüzyılın başında, Batı`nın dolaylı ve doğrudan desteğiyle Rıza Pehlevi`nin iktidara taşınması, İran tarihinde önemli bir yapısal kırılma yaratmıştır. Bu süreç, Türk kökenli hanedan geleneğinin sona ermesiyle birlikte, merkeziyetçi, tekçi ve asimilasyoncu bir ulus-devlet modelinin zorlayıcı biçimde tesis edilmesine yol açmıştır. Bu dönemde özellikle Türk kimliğine, yerel güç odaklarına ve geleneksel liderlik yapılarına yönelik baskılar artmış; Kaşkay Türklerinin önderlerinden İsmail Han Kaşkay ile Azerbaycan bölgesindeki bazı etkili figürlerin tasfiyesi, toplumsal hafızada derin ve kalıcı izler bırakmıştır. Bu gelişmeler, devlet–toplum ilişkilerinde güven aşınmasını hızlandıran unsurlar olmuştur. 1979`da gerçekleşen İslam Devrimi, Pehlevi rejimine yönelik biriken toplumsal tepkilerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak devrim sürecinde dile getirilen sosyal adalet, refah ve özgürlük vaatleri, zaman içinde kurumsal karşılık bulamamış; yeni siyasal yapı, farklı bir otoriter yönetim biçimine everilmiştir. Günümüzde ne monarşik geçmişe dönüş ne de mevcut teokratik düzen, İran toplumunun geniş kesimleri açısından sürdürülebilir ve güven verici bir seçenek olarak algılanmaktadır. Özellikle İran Türkleri arasında, demokratik, çoğulcu ve adalet temelli bir siyasal düzen talebi belirgin biçimde öne çıkmaktadır. Mevcut İran sistemi, zaman zaman Batı, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin jeopolitik çıkar hesapları içinde işlevsel bir unsur hâline gelmektedir. Bu durum, İran toplumunun refahı ve siyasal katılım taleplerinden ziyade, bölgesel güç dengeleri ve güvenlik politikalarının öncelik kazanmasına yol açmaktadır. İran`daki büyük Türk toplulukları açısından Türkiye ve Azerbaycan ile dengeli, tutarlı ve güvene dayalı ilişkiler, doğal ve meşru bir beklenti olarak öne çıkmaktadır. Bu beklenti, herhangi bir ayrışma ya da iç çatışma hedefiyle değil; bilakis istikrar, barışçıl dönüşüm ve kapsayıcı bir siyasal düzen perspektifiyle şekillenmektedir. Olası kitlesel göç dalgalarının önlenmesine, İran`ın doğal kaynaklarının bölge dışı çatışmalar yerine kendi toplumunun refahına yönelmesine, Türk dünyası ile İran arasında ekonomik, kültürel ve stratejik köprülerin güçlenmesine katkı sağlayabilir. İran`da Türkler, tarih boyunca kurucu, dengeleyici ve yön verici bir lider unsur olmuştur. Günümüzde de temel beklenti, bu tarihsel birikimin demokratik, kapsayıcı ve adil bir gelecek inşasında değerlendirilmesidir. Ne dış müdahaleye dayalı senaryolar ne de baskıcı ideolojik yapılar kalıcı çözüm sunabilmektedir. İran`ın istikrarı ve bütünlüğü, ancak eşit yurttaşlık, siyasal katılım ve ortak gelecek ilkesine dayalı bir anlayışla mümkün olabilir. İran ve Türkiye, sahip oldukları derin kültürel, tarihi ve medeniyet bağları sayesinde bölge ülkeleri arasında her zaman müstesna ilişkilere sahip olmuştur. Bügün Türk tarihini bilmeden Iran tahini bilmek mümkün değildir. İşte asıl soruyu burada sormak gerekir. Mollalar giderse, İran ne olacaktır? İsrail+ABD emperyalizminin zihnindeki cevap nettir: “Fars kimliğine dayalı, mezhep gerilimi törpülenmiş ama kendine bağımlı yeni bir İran. Oysa bu cevap, İran`ın gerçekliğini yansıtmaz. Çünkü İran, sanıldığı gibi homojen bir “Fars Ulus Devleti” değildir. İran, 1000 yıl boyunca Türk devlet aklıyla şekillenmiş ve 40 milyon Türkün yaşadığı bir coğrafyadır ve uygarlığa beşik olmuş büyük bir medeniyettir. Bu gerçeği hatırlamak, bugün özellikle çok ama çok önemlidir. Çünkü emperyalizm; İran`ı dönüştürürken yalnızca rejimi değil, tarihi ve kimliği de yeniden yazmak istemektedir. İran Türklüğünü unutturmak istemektedir. 1500`lü yıllardan itibaren Doğu–Batı ticaret yollarının hâkimi üç büyük devlet vardı: Osmanlı, Safevi ve Babür. Üçü de Türk`tür. Bugün bize kadim medeniyeti diye sunulan Pers miti; 19. yüzyıl Avrupa akademilerinde üretilmiş bir kolonyal kurgudur. İran`da Selçuklulardan Safevilere, Afşarlardan Kaçarlara kadar kurulan bütün siyasal yapıların Türk olması, bilinçli biçimde örtülüp kapatılmaya çalışılmaktadır. Dil, tarih ve kimlik; emperyalist laboratuvar ortamında yeniden tasarlanmıştır. Bugün İran`da yaklaşık 40 milyon Türk şanıyla şerefiyle yaşamaktadır. Bu nüfus, Ortadoğu`nun en büyük Türk topluluklarından biridir. Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Türkmenler…… Buna rağmen; İsrail+ABD emperyalizmi İran`ı konuşurken bu gerçeği bilinçli olarak yok saymaktadır. Bilmemiz gereken şudur: O` da tarih bir tekerrürdür, tarih tarafsız değildir. Tarih, seyredenleri değil, doğru yerde duranları yazar!