Orduda reform, idarede reform
Önce, geçen pazar günü Başbakan Tayyip Erdoğan kalkması konusunda askerle ‘paslaştıklarını’ söyledi.
Ardından, iki gün önce Cumhurbaşkanı Abdullah Gül kaldırılabileceğini söyledi.
Dün sabah Hürriyet’te Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un da ‘kalkabilir’ görüşünde olduğunu okuduk.
Dün öğle saatlerinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay, EMASYA’nın kaldırıldığını açıkladı.
EMASYA, tam adıyla Emniyet, Asayiş Yardımlaşma, 1997’de İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında yenilenen bir protokolün adıydı.
Aslında İl İdaresi Kanunu’nunda var olan, valilerin gerek duyulduğunda askeri birlikleri iç güvenlik ve asayiş olaylarında devreye alma yetkisi, protokolün yenilenmiş halinde askeri yetkililere valilere sormadan da duruma vaziyet edebilme yetkisi getiriyordu.
Protokol, 28 Şubat günlerinin -o zamanlar Genelkurmay ağırlıklı olarak yürütülen- psikolojik savaş sonucunda istifaya zorlanan Necmettin Erbakan’ın Tansu Çiller ile RefahYol koalisyon hükümeti yerine kurulan Mesut Yılmaz-Bülent Ecevit-Hüsamettin Cindoruk koalisyonu döneminde (ilk icraat arasında) imzalanmıştı. Türkiye’nin on küsur yıl önceki siyasi ortamı buna izin veriyordu.
EMASYA protokolü, en son Taraf gazetesinin Balyoz adı altında yayımladığı, İstanbul’daki
Birinci Ordu’da hazırlandığı öne sürülen hükümeti devirme planı ile gündeme geldi.
İddiaya göre ordu içinde, bir dış saldırı, ya da saldırı kışkırtmasını, ‘iç tehdide’ karşı harekete geçme vesilesi gören bir grup vardı ve ‘dış’ düşmanla savaşın cephe gerisini örgütlemek görüntüsü altında, EMASYA’dan da yararlanılarak askerin yönetimi ele almasını planlayanlar olmuştu.
Geçen hafta boyunca Radikal dahil pek çok gazetede EMASYA’nın kaldırılmasının ne Anayasa, ne yasa değişikliği gerektirdiğini, öyleyse hükümetin daha ne beklediğini sorgulayan yorumlar çıktı.
Öyle anlaşılıyor ki, devlet yönetimi içindeki görüşmeler kısa sürede sonuçlandı ve protokol kaldırıldı.
Protokolün kaldırılması, acil durumlarda askeri birliklerin yardıma çağırılamayacağı anlamına gelmiyor.
Ama talimatın sivil otoriteden alınması gerekliliği ilkesine dönülüyor.
Bu, eski hamam, eski tas anlamına gelmiyor.
Türkiye, bu ilkenin geçerli olduğu dönemlerdeki Türkiye değildir.
Aradan geçen sürede şunlar olmuştur:
- PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 1999’da ABD’nin desteğiyle yakalanıp hapsedilmesini takiben, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye adaylığı tescil edilmiş,
- 2000-2001 döneminde yaşanan Türkiye’nin en ağır ekonomik krizi, yalnızca ekonomide reformist adımlar atılmasına değil, kırılgan koalisyonlardan bıkan seçmenin 2002’de tek parti hükümeti tercihine yönelmesine yoıl açmış,
- 2000 yılında başlayan AB uyum reformları, AK Parti hükümeti ve CHP desteğiyle kısa sürede Anayasa’da dokuz değişikliğin yanı sıra, Ceza Yasası ve Medeni Yasa başta olmak üzere referans yasalarda değişikliğe yol açmıştır.
Bu gelişmelerin kritik dönüm noktasında, 2000 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yapılan AB karar toplantıları vardır.
TSK, Hüseyin Kıvrıkoğlu döneminde Türkiye’nin stratejik hedefinin AB’ye tam üyelik olması gerektiği yolunda görüş oluşturmuş, bu görüş, MGK, Hükümet ve Meclis aşamalarında olgunlaşarak Ulusal Program’a dönüşmüştür.
Bu karara o an ‘Emredersin komutanım’ diyen rütbe sahipleri, ilerki aşamalarda, bu durumun siyasi dengeleri bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştireceğini gören bazı sivillerle, sonuçlarını bugün gördüğümüz adımları atmaya mı başlamışlardır?
Bu hâlâ yanıt bulmamış bir sorudur.
Değişime direnenlerin kendilerini en güçlü ve (Irak ve Kıbrıs krizleriyle boğuşan) sivil sistemi en güçsüz hissettikleri 2002-2004 döneminde askerin müdahalesini engellediği -şu anda yalnızca- tahmin edilen dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, 3 Şubat’ta Radikal’de yayımlanan sözlerinde ‘TSK da değişecek. Korkmamak lazım’ diyordu.
EMASYA’nın kalkması orduda reform sayılmaz. İdarede işlerin biraz daha rayına oturması sayılır.
Orduda reform, biraz iç düşman tanımının Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden başlayarak ortadan kaldırılması biraz İç Hizmet Kanunu 35’inci maddesindeki ‘kollama’ görevinin kaldırılmasıyla başlayabilir.
Ama ordu reformu derken asıl ordunun güncelleştirilmesinden, daha az bürokratik, daha çevik ve işlev odaklı yapılanışından söz etmek gerekiyor.
Yoksa, evet, yasa değiştirince her şey değişmiyor, ama yasa değişmeyince hiçbir şey değişmiyor.